|
SON DAKİKA
GÜZEL BİR GÜN
Mehmet SÖĞÜT
Köy bir vadideydi. Stratejik noktalara gerillalar yerleştirilmişti. Her yan bahar güneşiyle şavkıyordu. Köyün dört tarafı ışıl ışıldı. Gerillaların alt tarafındaki dere ışıltılar içinde parıldıyor, çocuk bağırışlarıyla derenin şırıltılı sesi birbirine karışıyordu. İlk defa gireceklerdi bu köye. Herkes nasıl karşılanacağız kaygısını taşıyordu. Baran en öndeydi. Durup grubuna baktı. Gururla teker teker hepsini süzdü. Herkes silahını eline almıştı. Genç bedenleri ok gibi ileri fırlamaya hazırdı. Altı gerilladan oluşan gruptaki arkadaşlarının üstleri başları düzgün sayılırdı. Köye girişleri uzaktan görülmüştü. Köpekler havlamaya başladı. Havlayan köpekler grup yaklaştıkça sustular. Köylüler birer ikişer toplanmaya başladılar. Her gelen sevinçle selamladı onları. Ellerini sıktılar. Kadınlar ve genç kızlar zılgıtlarla topluluğa katılıyorlardı. Gruptaki bayan gerillaya yaklaşıp sorular soruyorlardı. Öğle olmasına rağmen yüzlerinde korkunun esemesi bile okunmuyordu. Sevinç dalgası herkesin yüreğini sarmalamıştı. Ve dalga dalga büyüyordu. Çocuklar sevinç naraları atıyorlardı. Baran, bu sevgi halesinin içinde esrimişti adeta. Yeşil gözleri çakmak çakmaktı. Mutluluktan uçacaktı neredeyse. Duygusal anlar yaşadı. Diğer gerillalara baktı. Onlar da kendilerinden geçmişlerdi. Muhtar sarsak adımlarla Baran’a yaklaştı. ‘’Siz Kürt askerisiniz,’’ dedi. Baran, ‘’Evet,’’ diyebildi güçlükle. Sonra ekledi: ‘’Evet, biz Kürt askeriyiz,’’ sesini yükseltti, ‘’Kendimiz için dağlara çıktık. Ayaklar altında olan onurumuzu çekip alabilmek için. Komando dipçiğinden kendimizi kurtarabilmek için. Binlerce yıldır bu topraklarda yaşayan sizleri özgürlüğünüze kavuşturmak için, biz bu dağları mesken tuttuk. Bin bir güçlükle karşılaşıyoruz. Ama bu bizi yıldırmıyor. Aşkla ve şevkle mücadele ediyoruz,’’ dedi. Boğazı kitlendi. Duygulanmıştı. Fazla devam edemedi. Çıt çıkmıyordu. Çocuklar bile susmuştu. Sessizlik hükmünü hala sürerken muhtarın gözlerine baktı. Muhtarın yaşlı bedeni sarsılmaya başladı. Gözlerinden aşağıya sevinç gözyaşları usulca akıp durdu. Oğluna döndü muhtar, ‘’Git, en iyi koyunları seç getir,’’ dedi. Bir köylü söze girdi. ‘’Bize çok eziyet ediyorlar,’’ diyecek oldu. Muhtar bir el hareketiyle onu susturdu. Kendisinden beklenmeyen davudi bir sesle, ‘’Bugün bayramdır. Kötü şeyler konuşulmasın. Bunları zaten biliyorlar. Bu fedakâr insanlar gökten zembille inmedi. Aramızdan çıkıp yönlerini dağlara verdiler. Okullarını, sevgililerini bıraktılar…’’ derken muhtarın oğlu göründü. Çocukların sevinç çığlıkları yine her yanı kapladı. Muhtar hala tumturaklı söylevine devam ediyordu: ‘’Bizi kurtarmak için dağa çıkmış bu gençleri var gücümüzle destekleyeceğiz,’’ deyip konuşmasını noktaladı. Muhtarın oğlu dört tane koyun getirmişti. Baran itiraz edecek oldu. Israrlarına dayanamayıp izin verdi. Ve oracıkta dört koyunu da kesmeye başladılar. Ateşler yakıldı. Kazanlara et ve bulgur dolduruldu. Herkes canla başla koşuşturmaya başladı. Baran gözlerine inanamıyordu. Böylesi bir sevinç görmemişti şimdiye kadar. Üç yıllık gerillaydı. Birçok köye girmişti. Şaşkındı. Muzaffer bir komutan edasıyla etrafını kolaçan etti. Nöbetçilere baktı. Nöbetçileri tepelerin yamacındaki kayalıklarda zorlukla seçebildi. “Kürt askerleri gelmiş! Cejne, îro cejne!” diye bağrışarak gerçek bir bayram havasında sevinçlerini göstermeye devam ettiler. Daha sonra gerillaların boyunlarındaki şallardan parçacıklar koparmaya başladılar. Köylülerin yüzlerine baktı Baran. Kinayeli bir halleri yoktu. Her birinin yüreğinde akan sevgi ırmağı birleşmiş ve koca bir sevgi okyanusuna dönüşmüştü. Huşu içerisindeydiler. Bu beklenmeyen hareket Baran’ı şaşırtmıştı. Bu davranışlarının sebebini sordu; ‘’Sizler birer evliyasınız ve şallarınızdan koparılan her parçacık, dileklerimizin kabul olabilmesi için birer aracı görevini üstlenecekler,’’dedi muhtar. Baran’ın yüzünde buruk bir tebessüm dolaştı. Sesini çıkarmadı. Onların gözündeki kutsallıklarını düşündü. Şalsız kalacakları korkusuyla, “Yeter artık. Bırakın bunlar da bize kalsın,” dediler arkadaşları. Gerillaların her sözünü kutsal kabul eden köylüler, ellerindeki şal parçacıklarıyla yetindiler. Baran ise durmuş köylülerin hareketlerini izliyordu. Kısa bir zamanda sofralar kuruldu. En güzel sofraya gerillaları oturttular. Buz gibi ayranları içtiler kana kana. Baran üç arkadaşını yollayarak nöbetteki arkadaşlarını getirtti. Tıka basa karınlarını doyurdular. Herkes yemeğini bitirdikten sonra ayağa kalktılar. Yeni bir neşe dalgası yayıldı. Şarkılar söylenip halaya duruldu. Baran’ı halayın başına koydular. Diğer gerilla arkadaşlarını yanına dizmişlerdi. Hareketli parçalar söyleniyordu. Gerillalar temkinli hareketlerle halaya devam ediyorlardı. Baran bir süre sonra halaydan çıktı. Kenarda halayı izledi. Pos bıyıklı gençler, keklik gibi sekiyorlardı. Hırsla sağ ayaklarını yere vuruyor ve tekrardan geri çekiliyorlardı. Omuzlarını titretiyorlardı. Bazı gençler ortaya çıkıp hızla oturup kalktılar. Müziğin ritmiyle gençlerin hızı tam bir uyum içerisindeydi. Gençlerin kısa bir zamanda nasıl böyle güzel giyindiklerine şaşırdı. Bütün gençlerin elbiseleri koyu renkliydi. Sağlıklı vücutları sallanıyor ve yorgunluk belirtisi görünmüyordu yüzlerinde. Kızlı erkekli el ele tutuşmuşlardı. Kenetlenmişlerdi adeta. Halaydaki figürleri oldukça sertti. Baran, yılların verdiği ezilmişliğin insanların halaylarını bile sertleştirdiğini düşündü. Sert figürlerden estetik ahengi yakaladı. Kadınların zılgıtları her tarafı inletiyordu. Bahardı. Çiçekler, yemyeşil otlar, güneş, her şey, ama her şey bir başka şavkıyordu. Baran, insan evladının ihtiyaç duymaktan asla kurtulamayacağı tek şeyin sevgi olduğunu düşündü. Bu sevgi halesi, onları adeta muma çevirmişti. Kızıllaşan elmacık kemiklerinden, gözlerinden mutluluğun ve sevginin sevinci akıyordu. Arkaları güneşe dönük olan kadınların fistanları yerin yüzeyine yüzlerce yıldız saçıyorlardı. Pul puldular. Parıldayan fistanlar, halay döndükçe birbirine karışıyor, yeşil, sarı, kırmızı ve mavi kıvılcımlar saçıyorlardı. Kadınların gölgeleri üzerinde binlerce yıldız iç içe girmişti. Fistanlar rengârenk bir renk cümbüşü oluşturmuştu. Kadınların beyaz tülbentlerinin içindeki yüzleri parıldıyordu. Daha önce birçok kadını yerel giysiler içinde görmüştü. Ama ilk defa dikkat ediyordu bu renk cümbüşüne. Zaman su gibi akıp gitmişti. Güneş batmak üzereydi. Bir an önce köyü terk etmek zorundaydılar. Kalabalıkta bir burukluk oluştu. Sevgiyle gerillalara sarıldılar. Baran arkadaşlarını toparlayarak dağa doğru tırmanmaya başladı. Güneşin kızıllaşan ışıkları karanlığa teslim olmak üzereydi. Toplanma noktasına vardıklarında arkadaşlarına döndü Baran, ‘’Güzel bir gündü değil mi?’’ dedi. Hep birden, ‘’Evet’’ derken mutluluğun ışıltıları dolaşıyordu hepsinin yüzlerinde. Mehmet Söğüt Bu makale 153 kez okundu
DİĞER YAZILAR
|